Bakışının
engin toprağı ve göğü, gece keşfinde bulduğum hazine; uğultularla açan o
tomurcuk, açtıkça sessizleşen taçyaprak. İçim dışım mimoza dalında yıldız
salkımı.Sığırcığın
biri çobanyıldızının iplerini eğiriyor ağaçtaki koltuğunda. Gece boyunca
dokuduğu fosforlu eşarbı sökecek gün doğumunda. Sokak lambalarına çarptıkça
eriyor yüzü akşamın, açığa çıkarmayı bilmediğimiz sırlarıyla. Vitrinlerden
birine yakalanıyoruz birden. Vitrinde ekranlardan birine...
"Söyleyin
oğluma. Buradayım, iki gelinim dört torunumla, savaş sarsıntısının açtığı
çatlakta. Ölmedik diye sevinmek kaldı elimizde kala kala."
Dilin
salkımında yerini yapan üzüm tanesi boşluğun, soğukluğun kollarına terkedilen
yenik dalda. Kentle birlikte ışıklara boğulması kurtarmıyor şarkılarda. Öyle
çoğuz ki, öyle çoğuz ki alnımız cama dayalı, seyirci. Ömrümüze atılan
zar sahnesinden belleğimize akan mı?
"Birkaç
günde amaca ulaşılacak... Yalnız askeri bölgeler imha edilecek... Temiz savaş...
Elektronik teknolojiyle birkaç günde..."
Oyunda
atılan o zarla zorumuz. Sızıntı duruşumuzla kurduğumuz vatanda atanın yüzü yok
gözümüzün önünde.
"Yapılan
pilot hatası yüzünden neden olunan can kaybı için sivillerden özür dileriz.
Bombardımana devam..."
Her
ışık hüzmesi kendi ilmeğini atıyor gecenin etamininde. Bakışın ve benim sana
akışım ve akşam... Bir de belleğimdeki perdenin dilimlediği bir camdan elini
uzatıveren bir çiçek, renk ve koku dilenen bir çiçek... Temiz savaş... Birkaç
günde...
Şiir,
kinlerinin tavanında asılacakları ipi eksik etmeyenlere dikiyor gözünü.